Tuesday 20 september 2011 2 20 /09 /Sep /2011 08:45

İsmail Duman Lübnan İhvan'ını temsil eden Cemaat-i İslamiyye Hareketi'nin kurucularından Mahir Hammud ile Ortadoğu'daki son gelişmeler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi

mahir-hammud.jpgİsmail Duman/ Dünya Bülteni

Üç ay arayla ikinci ziyaretimizi gerçekleştirdiğimiz Lübnan coğrafyası, tüm fonksiyonlarıyla tam bir küçük Ortadoğu...

Gruplar arasında yaşanması muhtemel çatışmalara, geçtiğimiz ziyaretimizde Trablus'taki Tevhid Hareketi'nin lideri Şeyh Bilal Şaban'ın kardeşi Usame Şaban'ın Lübnan Müstakbel Grubu üyelerince vurulması olayında şahit olmuştuk. Bu seferki ziyaretimizde ise, Emel Hareketi ile 40 kişilik milis gücü olan bir Kürt grubunun arasında yaşanan çatışma sonucunda Emel Hareketi'nden bir kişinin öldürülmesi olayına denk geldik. Öyle ki, olayın olduğu gün görüştüğümüz İslami Amel Cephesi genel koordinatörü Hasan Dimyati, bu olayın mezhepsel ve meşrepsel bir çatışmayı körükleme ihtimalini bertaraf etmek için arabuluculuk yapmaya çalışıyordu.

Lübnan; -Şii veya Sünni- tüm İslami gruplarıyla da başlı başına ezber bozan bir coğrafya... Bir yandan, hiç tahmin etmediğiniz grupların tahmin etmediğiniz yerlerde gezindiklerini görürken; diğer yandan, İslam ümmeti tarafından konuşulması zor konuların rahatça oturulup konuşulduğunu görüyorsunuz... Kısacası irdelenmeyi ve tanınmayı fazlasıyla hak eden bir bölge...

Bu ziyaretimizde, Lübnan'ın önde gelen Sünni isimleri ve/veya grupları ile görüşmeye çalıştık... İstedik ki ülkemizin dışındaki İslami fraksiyonları tanıyarak ufkumuzu genişletelim ve dar çerçevelerden biraz daha sıyrılabilelim...

Bu minvalde, ziyaret sıramıza göre, Sünni dünyadan Şeyh Mahir Hammud(Sayda), Şeyh Bilal Şaban(Tevhid Hareketi-Trablus), Müslüman Âlimler Birliği(Beyrut), İslami Amel Cephesi(Fethi Yeken Üstad'ın Hareketi-Beyrut) ve Ümmet Hareketi'nin Sufi lideri Şeyh Abdunnasır Cibri ile görüştük... Son olarak ise Şii dünyadan merhum Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'ın oğlu Seyyid Ali Fadlallah-şu an babasının hareketini devam ettiriyor- ile görüşme imkânı bulduk...

Her bir görüşmemizde farklı farklı konular ele almakla birlikte, genel itibariyle hareketlerin yapılanmaları, Ortadoğu'daki gelişmeler, Türkiye'ye bakış açıları, Lübnan'daki genel ahval ve Şii-Sünni mevzuları üzerinde durduk... Toplam altı röportaj halinde yayımlayacağımız metinlerimizi, görüşme sırasına göre yayımlamayı tercih ettik...

Her bir kişi/grup/yapı veya hareketin ayrı ayrı tecrübeleri olduğunu bilmekle birlikte, okuyacağınız bu röportaj metinlerinin bu kişi veya hareketlerin düşünce dünyaları ile ilgili genel bir fikir vereceğini düşünüyoruz. İstifade edebilmeniz temennisi ile, sizleri ilk röportajımızla baş başa bırakıyoruz.

ŞEYH MAHİR HAMMUD İLE İSLAMİ HAREKET VE ORTADOĞU'DAKİ GELİŞMELER ÜZERİNE...

Şeyh Mahir Hammud, Sünni dünyanın yakından tanıdığı bir âlim... Lübnan'da ise sadece Sünni veya Şiiler tarafından değil; Dürzîler ve Hıristiyanlar gibi diğer gruplar tarafından da takip ediliyor...

90'lı yıllarda Türkiyeli Müslümanlar, Mahir Hammud ismine fazlasıyla aşinalardı...

Kendisi, Lübnan İhvan'ını temsil eden Cemaat-i İslamiyye Hareketi'nin kurucularından... İlerleyen süreçlerde, İhvan içerisinde gördüğü yanlışlardan ötürü hareketten ayrılan Şeyh Hammud, şimdilerde Sayda şehrinde çalışmalarına devam etmenin yanı sıra, aynı şehirdeki Kudüs Mescidi'nin imamlığı görevini de yürütüyor.

Her ne kadar, imamlığını yaptığı mescid bir pasajın altında ufak bir mekân olsa da, Şeyh Hammud'un Sayda şehrindeki etkisi ciddi anlamda hissediliyor. Sayda Otogarı'na inip, taksiciye Kudüs Mescidi'ne gitmek istediğimizi söylediğimizde, Şeyh'in halk tarafından ne denli sevildiğine şahit olduk. Daha sonraki izlenimlerimizde de Mahir Hammud'un kendi bölgesinde otorite olarak görüldüğünü gözlemleme fırsatı bulduk.

Üstad, Şii-Sünni ihtilafının giderilmesi hususundaki gayretli çalışmalarıyla da tanınıyor. "Eğer Lübnan'da yaşamasaydım, bu denli esnek olamazdım herhalde" diyor.

Hem ülkesinde hem de Sünni dünyada önem verilen bu değerli âlim ile İslami Hareketi, Ortadoğu'daki son gelişmeleri, Şii-Sünni ihtilafını, Türkiye'ye bakışını ve bunun etrafındaki konuları görüştük... Şeyh Mahir Hammud'un tecrübesinden ve birikiminden istifade edeceğinizi umarak, siz değerli okuyucularımızı röportaj metni ile baş başa bırakıyoruz:

İsmail Duman: Öncelikle bizi kabul ettiğiniz ve talebimizi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederiz.

Şeyh Mahir Hammud: Ben teşekkür ederim... Tekrar hoş geldiniz...

Efendim, müsaade ederseniz; genel olarak Müslüman Dünyanın gidişatını nasıl gördüğünüzü sorarak başlamak istiyorum söyleşimize. Nitekim, Lübnan'da birçok hareketi gözlemleme fırsatı da yakalıyorsunuz. Size göre gerek Sünni hareketlerin gerekse de Şii hareketlerin artı ve eksileri nelerdir?

İran İslam Devrimi'nin ardından 32 sene geçmesine rağmen; Sünni dünyada, dini ve siyaseti doğru okuyabilen ve bu alanda doğru birikime sahip bir tane âlim veya hareket adamı çıkmamıştır. Bin Laden'i örnek gösterecek olursak, o hakikaten mücahitti; fakat kendisinin karşısında yer alan herkesin kanını mubah görerek büyük bir hataya düştü. İhvan-ı Müslimin Hareketi'nden bahsedecek olursak; bu hareketin düştüğü hata ise mevcut otoritelere meyletmesi paralelinde mekâna ve zamana göre renk değiştirmesi oldu.

Son yıllarda Sünnilerin izlediği çizgiye bakacak olursak; olması gerekenin altında bir gidişat sergilendiğini görüyoruz. Tabii ki, İslam adına kısmi de olsa birtakım adımlar atılmaktadır. Örneğin, Erdoğan'ın şahsında Türkiye'nin Gazze konusundaki duruşu ve Mavi Marmara hadisesi herkes tarafından bilinmektedir. Buna mukabil, Türkiye genel anlamda hala İsrail ile sıkı ilişkilerini sürdürmekte ve duruşunu öteleyecek adımlar atmamaktadır. Kastetmeye çalıştığım, İslam âleminde olumlu bir takım gelişmeler var; fakat sınırları netleştirilmiş İslami bir duruşu maalesef göremiyoruz.

Öte yandan, günümüzde, mezhepçilikten doğan yaklaşımlar akla galebe çalmıştır. Bundan dolayı da İslam âlemini büyük bir tehlike beklemektedir. Bugün ne yazık ki Ramazan ayı boyunca ve Cuma namazları sonrasında muhaliflere karşı- Şii olsun, Sünni olsun- yapılan patlamalarda bunu görmekteyiz.  Örneğin yakın zamanda, Irak'ta Sünnilerin en büyük mescidine bir intihar saldırısı düzenlendi. Bunu gerçekleştiren kimdi? El-Kaide örgütüydü-yani Sünnilerdi. Yine Cezayir'deki bir subay okulunda büyük bir patlama gerçekleşti. Aynı şekilde bunun failleri de Sünni'ydi. Bu olaylar geçtiğimiz son iki hafta içinde meydana geldi; buna rağmen kimse bu konuyla ilgilenmedi. Bence bu durumun sonuçları vahim olacak.

Son zamanlarda ümmetin görünüşüne bakarak durumun iyiye gideceğini zannettik; fakat böyle olmadı. Maalesef sadece fıkhi ihtilaflardan dolayı insanların kanının dökülmesi mubah görülüyor. Bu kabul edilemez bir şey ve bu durum, çok tehlikeli.

Öte yandan Şiiler de bu eylemlere karışmaktadırlar. Ancak, bu olayların genel anlamda El-Kaide tarafından şekillendirildiğini görmekteyiz.

Size göre, bahsettiğiniz bu fıkhi ihtilaflar nasıl körükleniyor? Bu ihtilaf ateşinin harlanmasını engellemek için neler yapılmalı?

İlmin ve âlimlerin düzeyine baktığımızda, bizim nazarımızda Şeyh Yusuf el-Karadavi ayrı bir öneme sahiptir. O'na ilminden ve olaylara karşı sergilediği duruşundan dolayı hürmet ederiz. Gençlik yılarımızda-yani 70'li yılların başında-, gerçekten de O'nun fikirleriyle şekillendik. Kitaplarının Mısırlı gençlerin kültürüne ve bilincine büyük katkısı olmuştur. Ancak, son dönemde yaptığı fıkhi konulardaki çıkışlar, mezhebi çekişmelere yol açtı. Mesela Mısır'daki Ezher Üniversitesi eski şeyhi Tantavi'yi de bu alanda örnek gösterebiliriz O'nun da kötü çıkışları olmuştu. Fakat son dönemde Şeyh Ahmed Tayyip'in bu konudaki dengeli tutumu hürmete şayandır. Buradan hayır dileklerimizi sunuyoruz. Ancak O'nun Selefilere ve onların dışındaki gruplara ne gibi bir etkisi olacak; onu bilmiyoruz.

Özetlemek gerekirse; maalesef falanca hareket bizi Müslümanlar olarak temsil ediyor diyemiyoruz. Fakat istediğiniz örneği, bir bütün olarak değil de parçalar halinde farklı gruplara dağılmış olarak bulabilirsiniz. Mesela cihadı Hizbullah'ta, siyasi duruşu İran'da, fıkhı Yusuf El-Karadavi'de, tarihi el-Ezher'de görebilirsiniz. Ve hepsini bir bütün olarak aldığınızda, istediğiniz modeli elde edebilirsiniz. Erdoğan'ın yaptıklarının bir kısmını, Katar'ın sergilediği duruşun bir kısmını alırsınız; fakat bu, yine de sizi tatmin etmeyebilir.

Tabii ki biz Şia'nın İslam tarihi, mehdeviyet ve imamet hakkında söylediklerinin çoğunu ikna edici bulmadığımız için kabul edemeyiz. İlmi zayıf olan kişilerin "Allah Şiilere yardım etti, devlet kurdular. Sünnilere yardım etmedi; dolayısıyla Şiilerin dini algılayışları geri kalan Müslümanlarınkinden doğrudur' şeklindeki yaklaşımları yanlıştır. Bu durum da gerçekten acı vericidir. Şüphe yok ki bu son dönemde, Şiilerin bir kısmı, İslam âlemindeki olumlu gelişmelerin Sünnilerin değil de Şiilerin sayesinde olduğu görüşünü savunarak taassubu(mezhepçiliği) körüklemektedirler.

Şii dünyanın Sünni dünyaya nazaran daha derli toplu hareket ettiği görülüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Sizler Şia toplumuna girdiğinizde, içerideki birçok ayrılığı görebilirsiniz. Mesela kimisi Hizbullah'ı eleştirirken; kimisi İran'ı ve Hamaney'i eleştirir. Fakat nihayetinde hepsi yekvücutturlar.

Sünni dünyada durum nasıl?

Sünnilerde her şey şeffaf...(Gülüyor) Sufi, Selefi'ye saldırır; Selefi Sufi'ye. Fakat Şia'ya saldırırken hepsi bir olurlar. Zira, onlar yalanlara ve iddialara kandıkları için hemen saldırıya geçiyorlar. Fakat aklı başında olan Şiilerle görüşseler durum daha farklı olacaktır. Bu, gerçekten acı veren bir tablodur.

Şiilerin nezdinde, başvurabilecekleri büyük bir mercileri vardır: Seyyid Ali Hamaney... Sistani'nin ise fıkhi yönden nüfusu daha fazladır. Fakat O'nun da siyasi görüş olarak çizgisi net değildir. Hatta bağlıları, hiçbir Amerikan yetkilisi ile görüşmediği için övünürler. Ancak Sistani ile İmam Humeyni'yi kıyaslayıp karşılaştırdığınızda, aralarında büyük fark olduğunu göreceksiniz. İranlılar yönetim açısından Sistani'den memnun değiller; fakat Sistani'nin İran'daki bazı âlimler üzerindeki etkisi büyük olduğu için bunu pek belli etmezler. Iraklı Şiiler İran'ı pek sevmezler; çünkü İran'ı sorunların bir parçası olarak görürler. Necef ve Kum şehirleri başta olmak üzere...

Lübnan'da 90'lı yılların başında Emel Hareketi ile Hizbullah arasında çatışmalar meydana geldi. Ancak 2000 yılında Hizbullah direnişinin İsrail'e karşı zafer elde etmesinin ardından Emel Hareketi, Hizbullah'a boyun eğdi. Buradan hareketle bütün Şiiler tek sancak altında toplanmışlardır diyemeyiz. Fakat, kuşkusuz tüm Şii gruplar, direnişin başarılarından faydalanmaktadırlar. İran'ın dünyadaki siyasi gücünden istifade ettikleri gibi... Lübnan'da Sünnilerin birçoğu da Hizbullah Hareketi'ni sever. Bununla birlikte Hizbullah, fıkhi hususlarda "şu konuda şöyle davranacaksınız" dese, kabul etmezler. Her halükarda içimizde onlara karşı bir güven taşımaktayız. Çünkü İslam Allah'ın dinidir. Ve Allah dinini yeniden diriltecektir/yüceltecektir. İran ve Hizbullah, İslam'a devrim ve cihad ile yeni bir ruh kazandırmışlardır.

Tüm bunlardan yola çıkarak, sizce Sünni camianın İslami Hareket konusunda izlemesi gereken yol/yöntem nedir?

İran ve  Hizbullah'ın uyguladığı yöntemlerin tamamen aynısı... Tabii ki Sünni bir fıkıh ile... Çünkü biz İran ve Hizbullah'ı bir model olarak görüyoruz. Yapılması gereken, bu modelin Sünnileştirilmesi... Bizler, fıkhi konuların birçoğunda onlarla aynı kulvarda yürüyemeyiz.

Bugün, Şiiler İslami başarılar elde ediyorlarsa, bunun sebebi İslami şiarlar ölçüsünde hareket etmeleridir. Mesela Hizbullah direnişten, İsrail'e karşı Filistin'i savunmaktan bahsettiği zaman bu Şiiliğinden mi ileri gelir; yoksa İslami şiarlara göre hareket etmesinden mi? Şiiler direnişten yana da, Sünniler değil mi? Şiiler "İsrail yok edilmelidir" dediğinde, Sünniler İsrail'le barış yapalım mı diyecektir? Bu doğru bir şey mi olur? Elbette ki hayır! Demek ki Şia, İslam şiarları doğrultusunda hareket ettiğinde başarılı olmuştur. Bize göre Şiilerin İslam hakkındaki görüşlerinin %30'u doğrudur. Ama onlar %30'un hepsini tatbik ederler. Yine bize göre bizim doğrularımız %90'dır. Fakat bizler %5'ini bile hayata geçirmediğimiz için başarı kaydedemiyoruz. Tabi ki bu süreç bir istisnadır inşallah. Bu böyle devam etmez.

Sanki Allah(c.c.) bize şöyle seslenmektedir: "Onlar dini anlama noktasında hatalılar; fakat Allah'ın şiarlarını hayata tatbik etmede sizden daha gayretli ve ihlâslılar". Umulur ki geri kalan Müslümanlar da bir gün uyanırlar.

Bu bağlamda İhvan-ı Müslimin Hareketi'nden bahsetmemiz yerinde olacaktır. İhvan, tarihi, uluslar arası ve motor hareketlerden biridir. Dünyada İslami şuurla harekete geçmiş hiçbir oluşum yoktur ki İhvan'dan etkilenmemiş olsun. Buna İran devrimi de, Şia fıkhı da dâhildir. Bunun en büyük delili, Seyyid Kutup'un kitaplarının devrimden önce İran'da tercüme edilmiş olmasıdır. Yine Irak'taki Dava Hareketi, metot açısından İhvan'dan beslenmiştir.

İhvan-ı Müslimin Hareketi'nin ideolojisine baktığımızda, içerisinde düzeltilmesi gereken fıkhi ve fikri açıdan bir husus göremiyoruz. Fakat onların siyasette izledikleri yol ile teorideki fikirleri uyuşmuyor. Mesela teoride Hasan El-Benna, Seyyid Kutup, Abdulkadir Udeh ve bunlar gibi ıslahatçıların kitaplarını okuduğunuzda doğru ve selim fikirlerden başkasını göremezsiniz. Fakat İhvan'ın önce Mısır'daki sonra da Suriye'deki siyasi tarihini okuduğunuzda bazı anlaşılmaz durumlarla karşılaşırsınız.

Bu kastettiğiniz dönem, Hasan El-Benna ve Seyyid Kutup'tan sonraki süreç mi?

Hasan El-Benna'yı da içine alan bir süreç... Hatta Hasan El-Benna'ya izafe edilen bazı görüşler var ki -O'nun söyleyip söylemediğinden emin değiliz-, bunlar, Üstadın genel fikirleriyle örtüşmüyor. Bu konunun detaylarına inip tartışmak istemiyoruz. Sadece değinmek istedik.

Şunu belirtmek isterim ki İhvan'ın siyasi olarak izlediği yol ile teoride söyledikleri uyuşmuyor. Lübnan tecrübesi bunun en kötü örneği... Hamas'ı tabi ki bundan beri tutuyoruz.

Bizim, İslam'ın eyleme dönüşmesi konusundaki örneklerimiz melekvari çabalardı. Sonra İhvan-ı Müslimin'in siyasi duruşunun, ümmetin menfaatinden çok belli bir grubun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini gördük. Yaşanan bu son olaylara yaklaşımları ise daha çok mezhebi kaynaklı idi. Şu anda Lübnan'da Hariri hareketini desteklemekteler-ki Hariri Hareketi, dinden nasibini alamamış bir harekettir-. Tabi ben burada oğul Hariri'den bahsediyorum. Babası döneminde böyle bir durum söz konusu olmamıştır. 90'lı yılların ortalarında-yaklaşık 15 yıl önce- Refik Hariri'yi  Amerika'nın adamı ve ahlaksız biri olduğu için sert bir şekilde hutbelerimde eleştiriyordum. İhvan-ı Müslimin'den arkadaşlarım beni takdir edip alkışlıyorlardı; şimdi oğul Hariri ile çalışmaya başladıkları için benden uzaklaştılar.

İlaveten; ben 70'li yıllarda Suriye'de İhvan-ı Müslimin ile beraber hareket ettim. Ve açıkça, onların pratiğe aktarımı zor olan adımları izlediklerini gördüm. Mesela ellerinde imkânları olmadan halkı devlete karşı kışkırtıyorlardı.

Körfez ülkelerinde İhvan'ın durumuna bakacak olursak; bir tenakuz hali olarak, körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan, İhvan-ı Müslimin'i kendilerinden bir parça olarak görmekteler ve İhvan'ın bu bölgelerde krallarla arası gayet iyi...

Bu ne zamandan beri böyle?

Abdunnasır'ın onları ezmeye başlamasından bu yana... Yani 1954 yılından beri...

1982 yılında Seyyid Ali Hamaney'e : "Siz nasıl olur da Esed rejimi İhvan-ı Müslimin'i öldürürken sessiz kalırsınız? Siz, nasıl İslami bir devletsiniz?" diye sorduğumda; bana sen de kendine şunu sor dedi: "İhvan-ı Müslimin, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Amerikan yanlısı ülkelerle iyi geçinirken, Suriye ve Irak gibi Amerikan karşıtı ülkelere karşı niçin baş kaldırıyor?"

Şurası bir gerçek ki İhvan, batıdan yana tavırlar sergilerken devrimden yana ülkelerden uzak durmakta... O halde, genel anlamda niçin İhvan'ın -tarihi olan-doğru düşünce ve görüşlerini siyasi çıkışlarında göremiyoruz? Bunun irdelenmesi gerekmektedir. Eğer bu hareketin teorisi ile siyasi alanda yaptıkları çelişmeseydi; "işte model alabileceğimiz hareket, bu!" derdik. Ancak görüyoruz ki bugün buna ehil değiller...

Konu buraya gelmişken; Ortadoğu'da yaşanan olaylar ile ilgili görüşlerinizi almak istiyorum. Gerçekleşen devrim ve ayaklanma çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tunus ve Mısır'daki olaylar, Amerika'ya yönelik herhangi bir etki bırakmadan nihayete erdi. Libya'da ise kazanılan zafer, NATO'nun zaferidir.  Suriye'ye bakacak olursak orada devrimden söz edemeyiz. Ayaklanmaları başlatan masum insanlar taleplerinde haklılar. Fakat onları kışkırtan dış güçler ve tabii ki Amerika'dır. Esed rejimi, masum sivillere silah sıkarak ortamı ıslah etmeye çalışıyor. Fakat bu silahla olacak şey değil. Suriye'de durum bir hayli karışık. Bir yanda hükümetin halkı katlederek uyguladığı yanlış politikalar; öte yanda halkın dış güçlerce kışkırtılması... Hal böyle olunca; Suriye, devrimden çok fitneye yakın bir durumla karşı karşıya.

"Suriye hükümeti, halk ayaklanmaları neticesinde düşerse yerine Amerika'nın istediği bir yönetim gelecek" tarzındaki görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce böyle bir durumda Amerika'nın istediği bir yönetim mi gelir?

Kesinlikle öyle olur...

O halde, Suriye üzerinden oynanan oyunların hedefi nedir?

Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad gibi direniş gruplarını bloke etmek ve bu hareketleri, dünyada etkisiz hale getirmeye çalışmaktır. Suriye'ye baktığımızda, halka karşı-gerek sokaklarda gerekse de hapishanelerde- büyük bir zulüm yapıldığını görmekteyiz. Fakat şunu da itiraf etmemiz gerekir ki Suriye'nin sergilediği siyasi duruş açısından, dünyada hiçbir ülke Suriye kadar Hizbullah'a, Hamas'a ve İslami Cihad Hareketi'ne arka çıkıp destek vermemiştir.

Suriye'nin siyasi duruşundaki bu başarısı, olayları iyi takip edip, rüzgârın ne tarafa eseceğini kestirip ona göre davranmasından ileri geliyor. Kanaatimizce bu konuda  Muaviye bin Ebu Süfyan'ın dehası ile benzerlik söz konusudur.

Esed rejimi yıkılır ve yerine yeni bir sistem kurulursa, gelecek olanlardan çok endişe ediyoruz. En çok da kaosun meydana gelmesinden korkuyoruz. Umarız böyle bir şey gerçekleşmez; ama gerçekleşecek olursa, Irak'ın akıbetinden daha kötü bir akıbet Suriye'yi saracaktır.

Bu durumda kaosun ve karışıklıkların Lübnan'a sıçrama olasılığı nedir?

Evet Lübnan'a da sıçrayabilir. Bazı silahlı Selefi gruplar şu an güçsüzler. Fakat güçlenirlerse, Şiilere karşı büyük eylemler gerçekleştirirler ve böylece mezhebi çatışmalar daha da körüklenir. Zaten kötü olan Lübnan'daki siyasi hava, o zaman daha kötü olur.

Suriye yönetimi düşerse, bölgesel bir savaş çıkma ihtimali söz konusu mudur?

Evet bölgeyi kapsayan bir savaş çıkabilir. Suriye'nin durumunu iyi bilen uzmanlar, eğer Suriye'deki olaylar, yönetimi düşme noktasına vardırırsa, ülkenin İsrail'e karşı hazırladığı roketleri atacağını söylüyorlar. Böyle olursa anında İran ve Hizbullah da devreye girer. Ancak bu savaşa İran ile Hizbullah hazırlıksız girmiş olur; çünkü onların bundan 15 ya da 20 yıl sonrası için İsrail'e büyük bir saldırı planları var.

Türkiye'nin Suriye'nin içişlerine müdahalesi konusuna gelince; Türkiye basınından-özellikle sol gazetelerden-, Erdoğan'ın ve Davutoğlu'nun kendi güdümüyle değil de Amerika'nın güdümü ve politikalarıyla hareket ettiğini duyuyoruz.

Kanaatimiz odur ki Amerika Suriye'nin düşmesini bir yandan isterken; öte yandan kaosun çıkmasından endişe ediyor. Bunun nedeni ise çıkacak kaosun İsrail'in aleyhine sonuçlanabilir olması... Yine ilerleyen günlerde, Amerika'nın hükümetleri devirme politikasından daha büyük karışıklıklar çıkmaması için vazgeçmesi muhtemeldir. Bunu İsrail'in, dolayısıyla kendisinin daha az kayıp vermesi için yapabilir.

Bizce bugün Amerika Suriye üzerinde oynadığı bu oyunda başarısız olmuştur. Bölge üzerinde oynanan oyunun maksadı, Suriye'nin İran ve Hizbullah nazarında zayıflatılması idi. Fakat Suriye bu zamana kadar İran ve Hizbullah aleyhine kararlar almamıştır; desteğini çekmemiştir. Daha geçen dönemlerde Suriye, Amerika'ya bazı hususlarda tenezzül edip, tavizlerde bulunmuştu.  Mesela Irak savaşı çıktığında Suriye-Irak sınırını tuttu; çünkü bu olaydan karlı çıkıyordu. Refik Hariri'nin itham edilmesi olayında da Amerika'nın lehine çıkış sergiledi. O zaman çıkarları doğrultusunda Amerika'yı razı etmeye çalışıyordu. Ancak şimdiki mesele, önceki konulara benzemeyen -siyasetin temelini ilgilendiren- bir mesele olduğu için, Suriye artık Amerika'ya taviz vermemektedir. Suriye'de olası bir yönetim değişikliğinin ne İsrail'in ne de Amerika'nın lehine olacağını düşünüyorum. Artık yolun sonuna gelinmiştir. Tabi bunları herhangi bir belgeye dayanarak değil de tahminlerimiz doğrultusunda söylüyoruz.

Yeni bir hükümet, İslami bir hükümet olabilir mi?

Tabi ki İslami bir hükümet olmayacak...

Şu anda İslam ümmeti, fitnenin içine düşmüştür. Allah bu fitneden sağ ve galip çıkmamızı nasip etsin. Bugün Hizbullah ve İran, bu olaylarda Esed'in yanında durarak İslam âlemi nezdindeki itibarının zedeleneceğinin farkında... Esed'e defalarca nasihat edip elçi göndermelerine rağmen, Esed bu uyarıları dikkate almadı. İran ve Hizbullah, açıkçası bu konuda başka bir şey yapamaz. Yani bizler çoğunluğun yanında mı yer alacağız; yoksa değişmez ilkelerimizin yanında mı?

İran ve Hizbullah'ın Suriye'nin yanında yer almasının nedeninin mezhebi taassuptan kaynaklandığına dair söylentiler var. Buna ne dersiniz?

Eğer bu doğru olsaydı, İran niçin Gazze'yi desteklesin ki? İsmail Haniye, İran'dan bu güne kadar üç yüz milyon dolar sadece nakdi yardım aldıklarını açıkladı. Mezhep kaygıları ile hareket etseydi İran, yardım yollamazdı.

Bahsettiğiniz husus, derin ve hassas bir konu. Siz-yani biz- bir yandan Şia'nın fıkhını eleştirirken, aynı zamanda İran ve Hizbullah'ı destekleyeceksiniz; bu durum, Müslümanlar nazarında çelişki sayılmaktadır. Fakat bunun aşılabilmesi için iki taraftan da basiretli kişilerin çoğalması ve bu kişilerin fıkhi yönden ayrı, ama siyasi görüşte bir olunabileceğini eylemleriyle göstermeleri gerekir ki böylece İslam ümmeti ihtilafları fitneye dönüştürmesin.

Mezhebi ihtilafların basın yoluyla kışkırtılıp fitnelere sebebiyet verildiği bir dönemde bizlerin bunun önüne geçmek için canla başla çalışmamız gerekmektedir.

Son olarak, Türkiye'yi nasıl değerlendirdiğinizi sormak istiyoruz. Gerek halk olarak gerekse de yönetim olarak, nasıl bir Türkiye okuması yapıyorsunuz?

Beş yüz yıl boyunca Osmanlı devleti İslam'ı temsil etti ve bir medeniyet ortaya koydu. Türklerin Araplarla kaynaşması ise, 2. Selim'in Mercidabık savaşı ile Suriye ve Lübnan'ın üzerine yürümesi ile başladı. Lübnan sahili sakinlerinin bir kısmının soyu Türklere dayanmaktadır. Böylece Araplar ve Türkler kaynaşmış ve Türk kültürü de hayatımıza girmiş oldu. Hatta dilimize ve yemeklerimize kadar... Bu bağlamda Türklerin, Araplar üzerinde büyük tesiri vardır diyebiliriz. Türkler İslam'ın yayılmasına büyük katkı sağlamışlardır. Modern Türkiye'de Atatürk döneminden sonra İslam'dan uzaklaşma oldu. Ama Türklerin tekrar İslam'a sıkıca tutunabileceklerine inanıyorum. Çünkü bu güç onların köklerinde, akıllarında ve kültürlerinde mevcut... Mesela Topkapı Sarayı'na ve Yıldız Sarayı Müzesi'ne gittiğinizde, İslam kültürünün buralarda toplandığını görür ve kendinizi adeta İslam'ın kalbinde hissedersiniz. Türklerin İslam'dan başka övünecekleri neyi vardır ki? Mesela Farsların İslam'dan önce bir medeniyetleri vardı. Fakat Türkler, medeniyete İslam'la kavuştu.

Türkiye'de Kenan Evren'in düğmeye basmasıyla yapılan 80 Darbesi, İslami bir hükümetin  oluşmasını engellemek için, şüphesiz Amerika'nın güdümünde  gerçekleşti. Bunu açıkça görmekteyiz. Necmettin Erbakan'ın siyasi basireti, şecaati, profesör oluşu ve daha birçok insani özelliği ile üzerimizde büyük etkisi olmuştur. Erdoğan ise pragmatisttir. Gerçi hepsi Erbakan'ın öğrencileridir. Onlar yaptıkları bir kısım işlerin aslını, özünü başkasında değil Erbakan'da buldular. Eğer Erbakan'ın yolundan gitselerdi, şu an çok daha farklı olurlardı; öncelikle bunu bilmemiz gerekir. Şimdi ise onların imtihanı şudur: "Acaba işgal ettikleri bu makamı İslam adına bir fırsat olarak mı değerlendirecekler? Yoksa yerlerinde mi sayacaklar?"

Türkiye'nin Ortadoğu ülkeleri için model olarak sunulması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Burada iki ihtimal söz konusu olabilir. Ya Amerika Erdoğan'ı bu konuda kullanacak. Ya da Erdoğan, İslam'ı yayma noktasında Amerika'dan istifade edecek; bunu göreceğiz. 2-3 sene içinde kimin İslamcı olduğu, kimin olmadığı ortaya çıkacak...

Ben yine de Erdoğan'ı ihlâslı, şuurlu ve İslam adına hareket edebilecek güçte görüyorum. Daha fazla adım atmamasının nedeni, asker ve etrafındaki laik kesimdir. Açıkçası bizler Mavi Marmara olayında çok sevindik, Erdoğan'ı takdir ettik ve O'nun resmini astık. Hem İslam adına hareket etmek, hem de İsrail'le ilişkilere devam etmek-ikisi bir arada nasıl bulunabilir derseniz; Türkiye'nin öteden beri alakası zaten vardı. Erdoğan bunu zayıflatıp koparma çabasında diye düşünüyorum... Tabii ki bizimkisi sadece bir ümit...


KAYNAK : http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=175042

By ahmetturkan - Posted in: islam - Community: AHMET TÜRKAN
Enter comment - View the 0 comments
Thursday 20 january 2011 4 20 /01 /Jan /2011 10:18

serdem-co-kun.jpgÜlkemizi ziyarete gelen, yabancı uyruklu misafirler için belirlenen vize sürelerinin değiştirilmesini arzu ediyorum.

Bizlerin adı Fatma, Ayşe, Elif. Onlarınki Nataşa, Anastasi, Eka. Herkes biliyor, görüyor ama''neden buradasınız '' diye soran yok. Ya da bu konu hakkında henüz benim kalemimden okuyacaklarınız kadar açık yazan olmadı.

Bu satırları okurken bir yandan düşünmenizi, bir yandan da kalbinizin ve aklınızın aynı anda ürpermesini, üşümesini istiyorum. Farkındalık işte böyle bir şey.

3. Sayfa haberlerinde görmeye alıştığımız beyaz tenli, buz gözlü, kırmızı dudaklı kadınların ülkemde yaratmaya çalıştıkları pazarın farkındayım. Elbette halkım erkeği, salkım salkım ortalıkta gezinen sinsi tehlikeyi oyun gibi görüyor olabilir. Kadınlar.

Gitsinler ve kendi memleketlerindeki erkekleri tuzaklarına düşürsünler… Ben ne  kuyruk acım olduğundan ne de afeti devranlıklarını kıskandığımdan yazıyorum tüm bunları. 

Ülkemdeki bu kadınların hepsi aynı niyeti taşımıyor tabii; içlerinde aile kurmuş veya meslek edinmiş, bizim gelenek göreneklerimize saygı gösterip, hanım hanımcık olanları tenzih ederek söylüyorum. Artık her yerdeler! Laleli'de, Karaköy'de , haberlerde, fuhuş bataklarında derken artık Etiler, Bağdat Caddesi gibi daha maddi güç gerektiren mekanları seçiyorlar.

Gözlemlerimi paylaşırsam; geçen yıl bir restorantta bunlardan ikisi aralarında hem de   benim arka masamda konuşuyorladı. Kendi dillerinde konuştukları için anlamam mümkün olmadı ama sonrasında birinin cep telefonu çaldı ve bozuk Türkçesiyle yanıt verdi.

''Alo canim… Nasilsin? Da, da! Akşam kalmak var 200 dolar,  kalmak yok 100 dolar ''

Bir başka örnek daha vermem gerekirse çoğunlukla sabit hat sahiplerinin başına gelen bir mevzuyu anlatayım. Tüm ailenin bir araya geldiği ve güzel anılar biriktirdiği aile  yemeklerimizden birinde  annemin cep telefonu çalınca, annem, ''yabancı numara sen bakıver'' deyip telefonu babama verdi. Babam ''alo'' deyince, karşı tarafta bir kadın sesi bozuk ve kaba Türkçesi ile ''nasilsin canim?'' diye sordu …  Babam ''yanlış numarayı aradınız kızım '' deyince, arsız kadın ''olsun konuşalım yalnız mısın?'' deyivermez mi? Neyse ki telefon kapandı ve biz sohbetimize yarım kaldığımız yerden devam ettik. Telefon tekrar çalınca, bu sefer annem ''alo'' diye yanıt verdi fakat karşı taraf telefonu annemin suratına kapattı.

Aradan birkaç gün geçmişti ki, bu kez bir arkadaşımın cep telefonuna yine o soğuk ülkelerden birinin numarasıyla çağrı yapıldı. Kimdir diye geri arayan arkadaşım, bozuk aksanlı bir bayanla karşı karşıya kaldı. Anladık ki bu tip kadınlar cep telefonlarından sabit numaralı hatları çevirip kandırabildiklerini ağlarına düşürüyor. Belliki düşenler var ki onlar da bu şekilde avlanmayı tercih ediyorlar.

Ülkemizi ziyarete gelen, yabancı uyruklu misafirler için belirlenen vize sürelerinin değiştirilmesini arzu ediyorum. Öyle bir değişiklik yapılsın ki;  gümrük kapılarında vazife yapanlar, karşı tarafın pasaportundaki giriş çıkış sıklığa göre; hayır ya da evet demek inisiyatifini kullanabilsin. Tıpkı ABD'nin turistlere yaptığı gibi; gelenler iyi bir sorgudan geçirilsin, fikrindeyim.

Baktınız ki ülkemize bir defa gelmişler ve izin verildiği kadar kalıp gitmişler, ardından 1 hafta geçmiş tekrar gelmişler,  tekrar gitmişler yine 10 gün kendi memleketlerinde üşümüşler dayanamayıp ısınmak için canım ülkeme gelmişler…! Lütfen neden geldikleri ortada olan bu kadınların, vize almasını zorlaştıracak koşullar olsun.

Bırakın onlar da bu kolay yolu seçmek yerine kendi ülkelerinin gerçekleriyle yüzleşmeyi bilsinler.

Kaç ocak kaç ev sönüyor,  kaç çocuk boynu bükük babası eve gelecek diye yol gözlüyor biliyor musunuz? Ve kaç çocukluğunu kulağında ezan sesi ile geçirmiş ev kadınım çaresizlikle boğuşuyor.

Şimdi birileri çıkar der ki  ''adam da yoldan çıkmasın o zaman ''. ''Yok kardeşim o öyle değil, buna bile bile lades denir.''

Her geçen gün sayıları artıyor ve kurbanlarının hayatlarını ters düz ediyorlar. Koca Karadeniz' i karartan bu içleri fesatlık kaynayan soğuk nefesler, İstanbul'da söndürecek yeni ocaklar peşindeyken, benim susmam artık imkansız hale geldi. Benim memleketim benim bayrağım benim toprağım benim insanım benim ben…!!! '' Git zehrini kendi insanına boşalt .'' diyeceğim lakin; erkeklerinizde sizin aradığınız para yok gibime geliyor. Komünizmden çıkmış bir ülkenin parasızlığı tartışılmaz tabii ama az para kazanıyor diye eşlerini, ailelerini bırakıp buralara gelen kadınların yaptığı ahlaksızlıklarını affettirici bir neden değil.

Anadolu'da, daha çok da doğuda ne evlerin, ne barkların yoklukla boğuştuğunu bilirim ben… Ziyan olmasın diye taş olmuş katıklarını suya banıp yerler. Soğuk; göz damarlarını çaylatırcasına vurur, yine de kimsenin aklına bu kaderi ahlaksızca değiştirmek gelmez !

-Niçin geldiniz?
-Ülkemizi en son ne zaman ziyaret ettiniz?
-Nerede kaldınız?
-Adres ve telefon numarası nedir?

İkinci sorunun, detaylı cevabını almak bile yeterli olacaktır .''Ülkemizi en son ne zaman ziyaret ettiniz?'' yanıt '' 10 gün önce'' ise; pasaporttaki giriş çıkışlara bakan kapıdaki görevli adına; şöyle diyebilme hakkını istiyorum Devlet büyüklerimden; 

-  Kusura bakmayın sayın Nataşa, Anastasia ………………Hanım; Üzgünüz vizenizi onaylayamıyoruz.  

Misafirperverliğimiz tüm dünya tarafından biliniyorken, sınır kapımızdan geri çevirdiğimiz; o ülkenin insanı değil zihniyetidir!

Okuduğunuz içi teşekkür ediyorum, Sayın Ahmet Bey, Mehmet Bey, Selim Bey, Ayşe Hanım , Aylin Hanım, ...

Serdem Coşkun - Haber 7
serdemcoskun@gmail.com

By ahmetturkan - Posted in: Makale - Community: AHMET TÜRKAN
Enter comment - View the 1 comments
Wednesday 19 january 2011 3 19 /01 /Jan /2011 13:26

esra.jpgBence sen Leman dergisinde boş boş oturan karikatürlerin baloncuklarına ince dolgu olabilirsin ya da bel altı espri açığı oluştuğunda işbaşı yapabilir vardiyalı argo çıraklığının üstesinden ustalıkla gelebilirsin!

Hürriyetin kadrolu biber gazı!

Duydum ki yazdıklarım sana ağır geliyormuş, "İnce ayar" çekmeye mecbur hissettim kendimi...

Ah benim aklı yalama, fikri sulak biricik kin torbam! Cahilliğinin kilosu cüssenin ağırlığından fazladır lakin yine de sevinmelisin dostum, sonuçta bir ağırlığın var memlekette!

Aklının romatizmalı eklemleri her buluttan Müslüman nemi kaptığına göre ahmak ıslatan yağmurun yegane alıcısı sen olmalısın. E, bu da bir gelişme önceleri seni okurken kuru kuru gitmiyordun şimdi ıslatıp gülüyoruz koca çınar!

Bence sen Leman dergisinde boş boş oturan karikatürlerin baloncuklarına "İnce dolgu" olabilirsin ya da bel altı espri açığı oluştuğunda işbaşı yapabilir vardiyalı argo çıraklığının üstesinden ustalıkla gelebilirsin! İnan bunu başarabilirsin!

Başarabilirsin ki kimse sana senin o vitaminsiz bilgisayarında sık kullanılanlara vurmak için eklediğin Müslümanların şerefini ispat etmek zorunda değil! Sen yıkamadan yedirdiğin yazılarının okur kitlesine uygun mavalların kölesi ol!

Çekirge bile üçüncü sıçrayışta olimpiyat böceği olur ki sen sıçrattığın çamurun korkağı olmuşsun! Radarınla geziyorsun bakıyorsun hangi filmi Müslümanlar çekmiş hangi kitabı bir Müslüman yazmış hangi eseri bir Müslüman icra etmiş hemen kanatlanıyorsun ki sen bu kanatlanmayla Hürriyetin öz hakiki kelebeği olursun!

Hür adamı mürekkepli tükürüğünle lekelemeye kalkışacak kadar acizsin! Bu sarık bu başla çıkar demenin yüceliğindeki sırrı anlayamamışsın anlatayım sana nasıl ki şimdiye dek yazdıklarının lekesi senin genzine yapışıyor ve sen o gıcığı çıkaramıyorsan ki bir başı tutan sarık seni tutan gıcıktan on binlerce kutsaldır o sarık da o başa öylece yapışmıştır işte!

O zata meczup diyorsun… Bak bakalım meczup dediğinizin sözleri ile aklını kullanmayı keşfedenlerin sayısı mı fazla senin teşhisi konulmuş meczupluğuna gülenlerin sayısı mı? “Tayyi mekan- tayyi zaman”ın açıklamasını senin sürekli açıkta bırakıp, virüs çiftliğine dönen kalemine anlatmayacağım bile! Bu sana cevap değil bu canı dalga çeken kalemimin virajını senin üzerinden almak!

Nurcuları kızdırdım diye gizli gizli gülüş façası atıyorsun da sana gülmek için cemaatten biri olmaya gerek yok! Ki değilim, sadece senin cahilliğinin tirajını şaşkınlıkla seyreden sıradan Müslümanım! Emin ol tirajına kimse fark atamaz! Farkını cahillikle ortaya koyan tek adamsın (!)

Esra Elönü - Haber 7
eelonu@mynet.com    

By ahmetturkan - Posted in: Makale - Community: AHMET TÜRKAN
Enter comment - View the 0 comments
Tuesday 18 january 2011 2 18 /01 /Jan /2011 17:35
29 Kasım 2010 Pazartesi

Azerbaycan çok önemli bir dönemi geride bıraktı. Parlamentoda yapılan  seçimlerin bitmesine rağmen hale seçimle ilgili dedikodular devam etmektedir. Bütün bunlara açıklık getirmek için seçimlere katılmış, seçimi kazanmış Yeni Azerbaycan Partisi üyesi Güler Ahmedova ile konuştuk. Şunu söyleyeyim ki, Güler Ahmedova bir yıl önce Türkiye-Ermenistan sınırlarının açılmasına itiraz ederek Türkiyeye gelmiş, basının ve Türk halkının dikkatini iyi manada kendinde toplayan dört hanım milletvekilinden biridir.

- 7 Kasım parlamento seçimleri bitmiş olsa da hala hoş olmayan sözler konuşulmaktadır. Sizde şu seçimde aday olan ve kazanan birisiniz. Merak ettim… Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

-          Azerbaycan'da seçim döneminin bir kaç meselesinden konuşa biliriz. Birincisi seçimin genelinde ülkede yaşanan olaylara bağlamak olur. İkincisi Azerbaycan'da yapılan seçim projesinin dinamik yapısına bakmakla olur. Yani geçmiş seçimler, şimdiki seçimler ve genel görünüm. Üçüncü ise Azerbaycan'daki ve dünyadaki seçimlerdir. Bunların hepsi ayrı ayrı bir konudur. Hepsi hakkında analiz yapmak mümkündür. Bana öyle gelir ki, bizim için en önemlisi; Azerbaycan ve dünya seçimleri üzerinde konuşmaktır. Bu konudan bakacak olursak; somut olarak iki husus üzerinde durmak gerekir. Birinci husus, hiç bir zamanda  göremezsiniz ki, kiloyla ölçülebilecek bir şey uzunluk ölçüsü ile ölçülsün. Yani Azerbaycan da olan seçimleri eski SSCB'de yapılan seçimlerle ölçmek mantıken doğru. Azerbaycan da olan seçimleri; Almanya'da, Amerika'da veya herhangi Avrupa ülkesinde yapılan seçimlerle karşılaştırmak ne kadar uygun olmasa bile yinede karşılaştırmak mümkündür. Somut olarak dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD nin tercihleriyle mukayese yapılabilir. ABD nin Devlet politikasında bildirdiği, tüm dünyanın iyi  bildiği seçmen aktifliğinin azalması (Bu esasen ABD seçicilerine aittir), ikinci seçmenlerin seçtiği her bir şahısla ilgili belli bir zamandan sonra devlete karşı verdikleri beyanatlar. Biliyorsunuz ABD de iki partili sistem mevcuttur. Onların bir birine olan ilişkilerinde çok büyük gerginlik var. Bu durumları Azerbaycan da  görmek mümkün değil. Çünkü bugün somut olarak Yeni Azerbaycan Partisi Başkanı, cumhur başkanımız sayın İlham Aliyev ; Ülkemizde seçmenlerin sosyal durumuna, ülkemizin ekonomik iyileşmesine demokrasi projelerinin  iyileşmesine Azerbaycan devletinin bir çok kurumlarının avrupa standartlarına uygun olmasına (burda devlet işlerine alım kabul, vergiler ve gümrük bakanlığıyla ilgili vatandaşların daha rahat çalışması için bir pencere sistemine geçiş, aynı zamanda sivil kurumlarla yapılan işler ve sair) mümkündür. Yakın geçmişimize baktığımızda; yani 2003-2010 yılları arasında görüyoruz ki bu dönemde Azerbaycan seçmenlerinin düşüncesinde somut olarak yenilikçi devletin tüm alanlarında sağlık, eğitim, insanlarımızın hayat şartlarının iyi olması için sosyal yardımlar dikkate alırsak görürüz ki azerbaycan seçmenlerinin  aklında bir sayın İlham Aliyev tarafından oluşturulan bir Yeni Azerbaycan Partisi var . Ve bu partinin bir projesi vardır . Bu projede yeniliğe, gelişmeye doğru daha olumlu adımlar atmaktadır. Böyle bir durumda karşısında hiçbir kimsenin değişmek talebi olamaz. Ve yapılan bu işler karşısında  muhalefet sönük kalır.. İlham Aliyev in yaptığı işleri bir kenara bıraksak bile, Eliyev Fonu'nun yaptığı işleri örnek göstersek hiç bir muhalefet partisi bu işlerle bile mukayese edilemez. Ve bu mümkün değil.

nigar-rop-2.jpg

 

-          Konuşmanızdan anladık ki muhalefetin anlattığı gibi seçimlerde anti demokrasi değil iktidarın yıllardır yaptığı başarılı siyaset kazanmış.


- Şüphesiz yapılan siyaset kazanmıştır.. Size özellikle belirtirim ki; Azerbaycanda bugün iktidarda olan takım ; muhalefete söyleyecek bir söz bırakmamaktadır. İster ekolojik, ister diğer alanlarla bağlı olsun,  sayın cumhur başkanımız o kadar keskin ve radikal fikirler söylüyor ki,  arkasından da hemen adımlar atıyor. Böyle olunca bize ne ya herhangi
muhalefet nümayendesi radikal fikirler söylüyor. Yani bu anlamda iktidar devletin içinde kendine karşı çok  Problemleri görüyor ve onu halletmesini de iyi biliyor.

-         
- Seçimle ilgili uluslar arası gözlemcilerin verdiği raporu muhalefet kabul etmemektedir. Hatta Türkiye den seçimi izlemeye gelmiş kişilerin iktidardan rüşvet aldığını da yazıyorlar…

-         
- Bu Azerbaycan insanının düşünce tarzı. Benim 10 yılık millet vekili olduğum dönemde aldığım şikayet mektuplarında; insanlar neden rahatsızlarsa onu şikayet ederler. Mesela mahkemede biri kaybederse, hemen savcıyı rüşvet almak ile itham ediyor. Bu hakimi şikayet eder. Diğer mahkemede kazanırsa , bu seferde karşı taraf bu hakimi rüşvet almak suçlar. Ben insanlarımızı suçlamak istemiyorum. Bu Sovyet rejiminden gelen bir şeydir. Onlar düşünüyorlar ki, parayla her şey halledilebilir. Bu durum, Azerbaycan da  artık yaşayan bir düşünce tarzı. Herhangi siyasi partiyi temsil eden bir gazete bu konuyu manşet olarak yapıyorsa ben buna teessüf ederim. Onlar Azerbaycan gazeteciliğinin kurucusu olan Hasan Bey Zerdabi fikirlerinden uzaklaşmış olurlar. Zerdabinin de, dünya gazetecilik kurucularının fikirleri her zaman dürüstlükten yanadır. Onlar muhabirlere gazetecilere demişlerdir ki siz milletin arkasından gidmeyin,  halkı arkanızdan götür
ün. Üzülerek belirteyim ki; Azerbaycan da bu durum tersine gidiyor. Kimisi mezarı üzerinden kendine isim kazanmaktadır. Kendine demokratik bir imaj kazanan insanlarda gazetecilikte çok var. Bu yakınlarda ben Rusya'nın tanınmış gazetecilerinden olan Taşi’ nin başına gelen bir olayı size anlatmak isterim. Biliyorsunuz Taşine karşı Rusya da çok ciddi baskılar var. O kendi sayfasında bu olanlara açıklama getirerek diyordu ki, zaman gelir ben öleceğim. Ama gazeteler yazacak ki Taşin çok önemli bir şahsiyet idi. Ve benim ölümüm etrafında "gazeteciler" reklam yaparak kendilerini kahraman yapacaklar. Bu tek Azerbaycan için değil. Dünyanın çok yerinde var. Üzülerek belirteyim ki Azerbaycan da da bu tip kişiler var. İsterdim ki bugün dünyadan göçüp giden gazeteciler hakkında sayfa sayfa  iyi yazılar yazan kişiler o gazetecilerin sağlığında yazdıkları yazılara bir daha baksınlar. O zaman politik, iki yüzlülük yaptıklarını anlamış olurlar. Doğrusu, politik iki yüzlülük büyük bir kütle için değil. Üzülerek belirtirim ki bir zaman Türkiye'nin bayrakları indirildi diye bağırıp çağıran insanlar, Türkiye ile bizim kardeşliğimize hasar vurdular diyen şahıslar bugün Türkiye den gelmiş gözlemcileri rüşvet almak suçluyorlar. Bence bu tip yazılar yazan yazar kendi iç dünyasına bakıp utanmalı. Kardeşine kendi menfaatleri için söz söyletmeyen, ama menfaatlerine uygun cevap alamayınca da kardeşim rüşvet aldı demek ne kadar mantığa uygunsuz. Çok çirkin şeyler bunlar. Bunu tüm halk görmeye bilir, ama biz siyasiler için ayna kadar açıktır.

 

Azerbaycan cumhurbaşkanının son zamanlar verdiği cesaretli açıklamalar ve attığı adımlar dünya siyasilerini şaşırttı. Onun,  Obama'nın çağrısına Türkiye'ye gelmemesi, Karabağa bağlı meydan okurcasına söylediği fikirler hususunda uluslararası bazı gazeteciler bunların petrolden alınan bir cesaret gibide değerlendirir. Gerçekten  bu böyle midir, yoksa başka bir şey mi vardır?


- Bu cesaretin arkasında gelen petrol olamaz. Sizde biliyorsunuz ki, petrolü olan ülke yalnız Azerbaycan değildir. Petrolü olan birçok ülke var ki, büyük devletlerin oyuncağı halindedirler. Buda hiç kimseden saklı değildir. İlham Aliyev'in cesareti doğrudan Haydar Aliyev siyasetinden kaynaklanır. Bu Haydar Aliyev'in iç ve dış politikasıyla ilgili koyduğu tavırdır. Sayın cumhurbaşkanımızın en büyük başarısı şundan ibarettir ki, siyasette bir şansı ne sağa nede sola kaymıyor. Bu sadece ve sadece Azerbaycanın çıkarları her şeyden üstündür diyerek siyaset yürüten Haydar Aliyev siyasetinin üzerinde kurulmuş bir başarıdır. Ve cesaretidir.


-                                              Zaman zaman tek Azerbaycan medyası değil dünya medyası, hatta Türk medyasının önde giden gazeteleri, Haydar Aliyev olmayınca İlham Aliyevde siyasette yoktur gibi bir yazılarla çıkış yaptılar. Ama Haydar Aliyev'in yokluğundan tam 7 yıl geçiyor ve  halen İlham Aliyev siyasette var ve itiraf etmek gerekir ki en önde giden siyasilerden biridir . Merak ettiğim bu neden kaynaklanır? Haydar Aliyev güçlü bir ekibimi var, yoksa başka biri mi var?

-                                             
- Çünkü takımın rolünü düzeltmek olmaz. Siyaseti de hayata geçiren insanlardır. İlham Aliyev' in etrafında da, onun kendisi kadar Haydar Aliyev siyasetine sadık olan  insanlar var. Bu düzeltilmeyecek bir şeydir. Siyasette olan her bir insanın bir şeyleri neler yapıp edip ortaya çıkarması için onun iyi bir takıma ihtiyacı var. Takım iyi olunca yapılan siyasette başarılı oluyor. O da farktır ki, bazı hallerde bu kumandanın içinde olup, kendi oyununu yapmak isteyenler oldu. Ve kısa bir zamanda bu insanlar Azerbaycan ve dünya insanlarınca belli oldu. Bu bakımdan bugün takımda bulunan insanların kesin  olarak yaptığı işle ilgili çok büyük aydınlık var. Şahsiyetinden, tuttuğu vazifesinden bağlı olmayarak bu takımda olan herkes tuttuğu görevinin çerçevesinde yapılan oyunu oynamaya mecburdur. Eğer kimse tuttuğu vazifesinden kenara çıkarsa, ona verilen vazifeden kenara çıkarak takım içinde entrikalar yaparsa tabi ki hakkında gereği yapılacaktır. Bu tip olaylar sayın cumhurbaşkanımız tarafından bir kaç kez durdurulmuştur. Hatırlarım ki sayın cumhurbaşkanımız bir kaç bakanlık ile ilgili açıklama yapmıştı. Hükümetin toplantısında hatta dedi ki kimler bakan değil siyasetle meşgul olmak isterse buyursun istifa etsin. Gitsin bir partide siyasetle ilgilensin. Dünyanın siyasi tarihi onu gösteriyor ki, kuruluşundan bağımsız olarak herhangi bir takım dahilinde takım oyunu oynanılırsa o zaman bu iktidarın yaptığı siyasetin başarılı sonucu mümkündür. Yok eğer iktidarın icinde 3 yada 4 siyasi güç ve ne bir tarafa çekecekse o zaman şüphesiz ki bu takımın galip olmasından konuşmak mümkün değildir. Bu bakımdan bir anlamlı şekilde demek olur ki, sayın cumhurbaşkanımızın takımında olan insanlar bir anlamlı şekilde bunu iyi anlıyorlar. Bizde bir deyim vardır: Aklı kimden öğrendin diyor; gözü çıkmış kardeşimden. Onlar anlıyor ki yanlış siyaset en ünlü simaları bile bu kampanyadan kenarda bırakmıştır.


- 2003 yılında Haydar Aliyev dünyasını değişiminde, Onunla bir zaman Moskova da çalışmış siyasilerden biri onun hakkında demişti ki iktidarları çoğu zaman iyi takım idare eder. Çok ender halde birinci şahıs yani ülke başkanları devleti yönetebilir. Ama Haydar Aliyev o şahıslardan ki, tek başına iktidarı da devleti de yönete biliyordu. Sizin konuşmanızdan anladım ki, İlham Aliyevde aynen onun gibidir. Gerekende takımı çok iyi idare edebiliyor. Sizce bu neden ileri gelir. Siz birde psikologsunuz Bu genetik durumdan mı ileri gelir?

nigar-3-rop.jpg


- Elim gösteriyor ki, her bir insanın faaliyet ve davranışları ile genetikanın rolünü düzeltmek mümkün değil. 1918 yıl cumhuriyet tarihi ona göre iflasa uğradı ki görkemli aydınlarımız vatanını halkını seven Azerbaycan için canını vermeye hazır olan insanlar bile diyelim aşırı demokrasi düşüncesinde oldukları için dış güçlere eğilim ettikleri için parçalandılar. Rus-Bolşevik ordusu Azerbaycan'a girebildi. Eğer o zaman cumhuriyetin takımında bilinçli olarak bir fikrin ardından gitmek siyaseti olmuş olsaydı belki de biz Azerbaycanın son 100 yıldaki tarihini başka türlü yaşardık. Ona göre de biz tarihe her zaman bakıp ders almayı başarmalıyız. Azerbaycanın jeopolitik durumu böyledir ki, biz her zaman dört tarafımızdan çok dikkatle bakmalıyız. Her zaman bize çevreden gelen çeşitli tehditlere karşı dikkatli olmalıyız. Buna göre de hepimiz yaptığımız işlerde, dediğimiz fikirlerde dikkatli olmalıyız. Bunlar Azerbaycan hakimiyetine her zaman ayakta durmaya yardım etti. Bunu da Azerbaycan devletçiliğinin en büyük başarısı olarak kabul ederim.


- Muhalefetin en çok üzerine gittiği bir konuda , İlham Aliyev'in ailesinde bazi insanların sosyal işle meşgul olmasıdır. Örneğin onun hanımının Haydar Aliyev Fonu'nda başkanlığı, kızının Moskovada Azerbaycanla bağlı yaptıkları alkışlanmak yerine tenkit ediliyor. Yani cumhurbaşkanı ailesinin bu işle meşgul olması Çok mu kötüdür. Genellikle bu neden ileri gelir?


- Bu bilgisizlikten ileri gelir. Bu adamların dünyayı tanımamasından, birinci şahısların aileleri hakkında haberlerin
olmasından oluşur. Bunu diyenler bir kadar zaman ayırıp ABD nin Türk Cumhuriyeti ve diğer büyük devletlerin hakimiyetin de olan şahıslarının etrafına göz salsalar görürler ki bu çok normaldir. İnsani bakımdan da çok önemlidir. Bur da ünlü bir hikayeyi anlatmak isterim. Uzun zaman Rus Çar rejimine karşı çarpışan Şeyh Şamil, Rus Çarının karşısına gelirken kral ondan soruyor ki; küçük bir ailede doğmuş biri nasıl büyük Şeyh Şamil olabildi. Oda Çara cevaben diyor ki;  bunun sırrı çok kolaydır. Bana ilk olarak hanımım inandı, ona bakarak Çocuklarım, çocuklarıma bakarak komşularım, komşularıma bakarak köylülerim, onlara bakarak halkım inandı. Neticede ben Şamil oldum demiş. Bir sözle bana ilk ailem destek olmasaydı ben ben olmazdım demiş. Buda o demek ki herkes kendi ailesinde desteğini, silahdaşı yapamazsa o kişi başarılı olamaz.


- Haydar Aliyev Fonu BAŞKANI Mehriban Aliyevanın gördüğü işler herkesçe malumdur. Devlete hiç bir bağlılığı olmayan özgür olarak faaliyet gösteren bu kurumla ilgili de bazen hoş olmayan sözler var.


- Demek isterim ki Haydar Aliyev vakfı ne derecede özgürse, o kadarda iktidara bağlı bir kurumdur. Sayın cumhurbaşkanımızın Mihriban hanımla ilgili söylediği fikirleri okuyan varsa o demiş ki, elbette ki Mihriban hanımın yaptığı işler cok iyidir. Onun açık, sosyal işleri vardır. Buda çok sevindiricidir. Hatta onun milletvekili olmazdan önce Azerbaycan medeniyeti fonunda gördüğü işlerden de konuşarak her zaman Mihriban hanımı ailesinin hanımı gibi yüksek değerlendirdiğini bildirdi. Benim en hoşuma giden sözlerden biride onun ailede çok iyi bir anne olması hanım olmasının hayat arkadaşının ağzından  söylenilmesidir. Ve kendisini çok mutlu ettiğini söylüyor

.

Ailesinde bu sıcaklığı  fark etmesinden gururla konusur. Bu bakımdan bana öyle öyle gelir ki; biz ideal aile hakkında konuşacaksak bu fark etmez Azerbaycan ailesi, yada amerikan ailesi olsun. Bir sözle ideal ailenin modeli dünya psikologlarının, sosyologlarının eserlerinde böyle gösterilir. Feminizm ve diğer olaylar
büyüdülmüş  bir şeylerdir. Normalde kenar olan her şey her zaman güzel değildir. Bu bakımdan da kadınların hakkını savunan edipte aynı zamanda feminizme yuvarlanmamak Mihriban Hanım'ın şahsında çok güzel bir dengenin saklanmasında İdeal bir seçenektir. Sen anasın, eşsin., Aynı zamanda da cemiyet için yararlı bir insansın. Sen bunları yapamıyorsan, aileni kurban verip cemiyetin bir yönüne dönüşmek istersen bu artık karmaşık bir durumdur. Hepsi bir arada olmalı. Hiç biri birbirine kurban verilmemelidir. Tabiatın sana verdiği hiçbir şeyden vazgeçmemelisin. çünkü tabiattan imtina etmek çok büyük felaketlere yol açabilir. Doğa sana kimin yari olmayı kısmet ederse, sana evlat nasip ederse, sana bir işi yapmayı nasip ederse neden bunu yapmayasın. Bundan imtina ederek kendini Çarlık Rusyasının yarattığı devrimci kadın karakterine geçirdiğinde, o zaman artık o kişinin ciddi psikoloji sorunu var demektir. Sağlam normal biri bunu böylece terk edecektir..


- Güler hanım biz sizi Türkiye de daha çok Karabağ konusuyla ilgili sert tavır ortaya koyan bir hanım milletvekili olarak tanıyoruz. Gelin birazda Karabağ konusundan konuşalım.


- Benim Karabağ'a ailevi bağlarım yok. Ama aynı zamanda da benim Karabağla ilgili çok ciddi aile bağlarım var. Nedir bunlar? Karabağ hadiseleri başlarken benim erkek kardeşlerimin hiç birini evde bulamazdık. Onlar Karabağ da savaştaydılar. Buda ailemin bize verdiği terbiyeden ileri gelir. Doğru biz hiç bir zaman sovunist terbiyesi almamıştık. Buda Sovyet birliğinde büyümemizden ileri gelir. Biz uluslararası bakışı çok büyük bir ideoloji olarak kabul ederdik. İnsanın şahsiyeti ayak altına alınırsa, ulusal kimliği yok edilirse o zaman biz ne yapmalıydık peki. Demek ki, hak yolunda savaşmalıydık. Bütün dünya biliyor ki bugünkü Ermenistan Azerbaycan toprakları üzerinde kurulmuştur. Demokratik cumhuriyetin yeni kurulduğu dönemlerde 1918 yılında bölgede Ermenistan devleti yaratmak için şimdiki İrevan toprakları 90 yıl süre ile Ermenistan a verildi. Zengezur, Göyçede o zaman Ermenistan'a verilmiş Azerbaycan topraklarıdır. Bunu tarihçilerde iyi biliyor, ermeniler kendileri de iyi biliyor, Onları destekleyen devletlerde iyi biliyor ki bu topraklarda hiç bir zaman ermeniler olmamıştır. Dağlık Karabağ'da Azerbaycan'ın ayrılmaz bölümüdür. Biz bu konuda tutumumuzu ortaya koyduk. Sayın cumhurbaşkanımız bununla ilgili defalarca tutumunu ortaya koydu. Biz ne yapıp yapıp toprağımızı geri alacağız. Toprak ödünç olmaz. Biliyorsunuz, biz 22 yıldır dünyaya arazilerimizin işgal olduğunu anlatmaktayız. Şükürler olsun ki artık bu yıllar içinde dünyada haklı olduğumuz anlamaktadır. Azerbaycan bu yıllar içinde çok büyük işler yaptı. Kimileri zaman kaybettiğimizi düşünebilir. Ama öyle değil ermeni lobisinin 100 yılda yaptığı siyasete karşı bizler 18 yıldır savaş veririz. Ve artık istediğimize nail olmak üzereyiz. İnşallah yakında bunu herkes görecek. Dağlık Karabağ ile ilgili hiç bir zorlukdan söz olamaz. Sayın cumhurbaşkanımızın bununla ilgili tutumu herkesçe bellidir.


- Bu ay Ermenistan dan kovulmuş Azerbaycan türklerinin o topraklardan kovulmasının 22 nci yılı dolmaktadır. Eski Türk toprakları olan şimdiki Ermenistan da bir tane de olsun Azerbaycan Türkü kalmamış. Biraz da bu konuda konuşalım.


- Biz ermeni diplomatlarla görüşmemizde ermeni tarafını tutan diğer ülkelerin milletvekilleriyle görüşmemizde bu sorduğunuz sorulara değiniriz. En ilginç tarafta şudur ki bu soru hiç bir halde cevabi olmayan sulamak. Diyorum ki bu hep ermeni diplomasisinin hiç bir halde kendine hak kazandıra bilmeyen bir andır. Tek milletten oluşan cumhuriyetin demokrasi değerleri hakkında konuşmaya hakkı yoktur. Ermenistan da mono etnik(tek milletten oluşan) cumhuriyettir. Orda ermenilerden başka hiç bir millet yaşamıyor. Hatırlatayım ki bu konu Avrupa Şurasında da ermeni siyasilerini mat eden bir olaydır. Ben çok isterdim ki Ermenistan dan kovulmuş Azerbaycan Türklerinin ata baba yurdundan kovulması gününü kutlamak haktır. Aslında sorulması lazım. Neye göre biz Kocalini, Karabağ'ın ayrı ayrı yerlerinin işgal gününü kutluyoruz ama ermenistandan kovulan türklerin günü yok. Ama bur da bir şey de var. Eski Türk toprakları olmus şimdiki Ermenistandan azeri türklerini zaman zaman çıkarmışlardır. İster Stalin döneminde isterse de ondan önce  veya sonra bu proje devam etmiş. Yani bu bir Sovyet rejiminin mahsulüdür desek yanılmayız. Ama hatırlamak gerekir ki sayın cumhurbaşkanımız her zaman kendi konuşmalarında, Göyce Zengezurla bağlı fikirler yer alıyor. O açık şekilde o toprakların Azerbaycan toprakları olduğunu söyledi. Bugün görkemli yazarımız Hasan Mirzenin Batı Azerbaycanın tarihi toprakları
 ile ilgili (şimdiki Ermenistan) Çok güzel bir kitabı çıkmıştır. Orda yaşamış Türk aileleriyle ilgili önemli bilgiler vardır. Ben çok isterdim ki 1988 yıl olaylarını bizler hususi olarak kaydedelim

 

Nigar Almanqızı

By ahmetturkan - Posted in: Makale - Community: AHMET TÜRKAN
Enter comment - View the 0 comments
Tuesday 18 january 2011 2 18 /01 /Jan /2011 17:05

Tarihe mal olmuş, kültürümüze, tarihimize çok değerler katmış olan iki şahsiyet ile ilgili yapılmış olan film ve sinema ilgili tartışmaları ibretle takip ediyoruz… Mesele o kadar irkiyor ki, yorumda bulunmaktan kendisini alamıyor insan…

İlki;

Yaptıklarıyla, yazdıklarıyla, yaşantısıyla ‘Hür Adam’lıktan öte ‘Asrın Adamı’ unvanını hak etmiş olan Said Nursi Hazretleriyle ilgili. Haddizatında yaşadığı devirde kendisine ‘Bediüzzaman’ namını vermişler, yani asrın/ zamanın harikası, benzersizi. Özetle o asrın adamı.

Hayatı harp meydanlarında mücadeleyle, eğitim ve telif faaliyetleriyle geçmiş.. Ayrıca ömrü sürgünlerde ve memleket zindanlarında dolmuş birisi. Ruhu hep özgür ve hür bir insan olmuş ama onu zindan, hapis duvarlarına hapsetmeye kalkmış bazı rejim bekçileri. Hem de hiçbir somut suç isnadında bulunmadan… O ise, buna rağmen o hapishane koğuşlarını bile ‘Medrese-i Yusufiye’ bilmiş ve orada yüzlerce, binlerce insanın imanının kurtuluşuna vesile olmuş. Gözünü kırpmadan adam öldürmüş katiller, artık yatağındaki pirelerini öldürülmekten bile korkar hale gelmiş…

Böylesine dikkat çeken ve göz dolduran birisinin hayatını filme almak çok elzem bir durum. Onun hayatı ki çok ibretler taşıyan ve sinematografi açıdan da çok malzeme barındıran bir malzeme! (Elhak, bizim dahi bu hususta proje ve girişimlerimiz de var ama kısmet…)

O açıdan Mehmet Tanrısever’in girişimini cesur bir adım ve umarım hayırlara vesile olur. (Ama o mikrofon fırlatma hareketleriyle ve sözleriyle o hâli sıfırladı ki, o da ayrı bir mevzu.)

Birilerinin Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin hayatını anlamaktan ziyade oradaki bazı detaylara takılması ise anlamsız. Seksen küsur senelik bir hayatın özetlendiği uzun filmde Atatürk ile karşılaşılan sahneye meselenin indirgenmesi kabul edilemez. Kaldı ki kimsenin de karşılaşmayı ve yaşananları inkâr ettiği de yok.

Mesele Atatürk olunca:

 “Ona karşı yapılır mı?” diye anlamsız bir çıkışta bulunanlar, tarihimize mal olmuş Kanuni’ye karşı yapılınca niye demokrat damarları tutuyor..? Ortada bir çifte standart var, kesin.

Kanuni kimdir?

İcraatlarıyla, imparatorluğu en zirveye taşımasıyla Batılıların ‘Muhteşem’ (Suleyman The Magnificent) diye tanımladığı, yaptığı yasalarla ve reformlarla ‘Kanunî’ diye bilinen Sultan Süleyman! İlham kaynakları gönül âleminin sultanları olmuş birisi, onlara danışmadan adım atmayan müstesna bir şahsiyet. ( konuyla ilgili şu yazımıza bakılabilir: http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/nemelazimcilik.html )

6 Kasım 1494’de Trabzon’da doğan, 1 Ekim 1520’de tahta çıkan ve 72 yıllık ömrünün 46 yılını saltanatta geçiren ve de 6 Eylül 1566’de Macaristan’ın Zigetvar şehrinde şehit olan 10. Osmanlı padişahı ve İslam halifesinden bahsediyoruz!

Hayatı genelde seferlerde geçmiş olan ve son nefesini de bu seferlerden birisinde vermiş birisi.

Hem de 72 yaşındayken! At sırtında günlerce gittiği o son seferinde iç organları oranın topraklarına emanet edilmiş ve dönüşte İstanbul’a naşı gömülmüş birisi…

Macaristan’daki kabrini ziyaret etmek nasip oldu şükür. Adeta hayatını Macaristan’daki Türk izlerinin bulunmasına adamış olan güzel insan Hakkı Yaz dostumla günlerce süren çalışmalarımızla, o izleri kayıt altına almaya çalışmıştık. Dileyenler de bu gezilerimize dair şu haberlere bir göz atabilirler:

http://www.youtube.com/watch?v=C6BpmBi5Qtc&feature=related

ve

http://www.youtube.com/watch?v=p_dLdmYWsJM&feature=related

Bu haberlerimiz, birçok hakikati gözler önüne seriyor, fazla söze gerek bırakmadan…

Şimdi, ömrü savaş meydanlarında geçmiş ve Osmanlıyı zirveye taşımış tarihe mal olmuş bir insan hakkında fantezilere dayalı diziler yapmak, ne kadar hakkaniyete uyuyor acaba? Peki, o kadar icraatları ve mücadeleleri olmuş bir insanın özel hayatı olmamış mıdır?

Olmuştur.

Ailesiyle, eşleriyle, çocuklarıyla… Bir baba olarak, bir koca olarak onlarla geçen günleri de olmuştur. Fakat bunları ön plana çıkararak Kanuni’nin bütün hayatını bundan ibaretmiş gibi göstermek, bir de bunları pes bayağı biçimde çarpıtmaya çalışmak ne kadar insaflı?

Herkesin özel hayatı yok mudur? Şimdi siz kalkıp da bir başka tarihe mal olmuş bir kimsenin, mesela Atatürk’ün özel hayatını ve hatta cinsel hayatını ön plana çıkarmaya çalışsanız… O zaman, hayatı siyaset ve savaş meydanlarında geçmiş birisinin, ömrünün ‘alemlerde’ geçmiş birisi olarak algılanmasına sebep olmayacak mıdır?

Neyse ki Atatürk’ü ‘Koruma Kanunu’ var. Diğer insanların böyle bir koruması yok diye, herkese atış serbest midir?

Tarihe ve kamuya mal olmuş kimselerin özel hayatlarının haber ve yayın konusu olması meselesine değinecektik asıl… Yani ‘Hür’ ve ‘Muhteşem’ adamların da bir hukukunun olduğu hakikati.

Onu da bir sonraki yazımıza bırakalım. Bu arada, hukuki içerikli soru ve sorunlarınızı ramazan@kerpeten.biz mail adresimize beklediğimizi bir kez daha hatırlatalım. (15 Ocak 2011)

 

AV.RAMAZAN KERPETEN (ramazan@kerpeten.biz) 

(http://www.habername.com/yazi/ramazan-kerpeten-hur-ve-de-muhtesem-adamlarin-hukuku-6133.htm)

By ahmetturkan - Posted in: Makale - Community: AHMET TÜRKAN
Enter comment - View the 0 comments

Overview

Create a blog

İletişim

Takvim

May 2012
M T W T F S S
  1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31      
<< < > >>

OSMANLICA TERCÜME

OSMANLICA ESERLER,

DÖKUMANLAR,

TAPULAR,V.S. EVRAKLAR,

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE ÇEVRİLİR.

 

 

buda-ge-er-yahu.jpg 

İRTİBAT: AHMET DURGUN

GSM : 0554.911 04 56

ahmeddurgun@hotmail.com

Kategori

Serbest Köşe

“Nazar eyle itiri,
Bazar eyle götürü,
Yaradılanı hoş gör,
Yaradandan ötürü”

 
Create your blog for free on over-blog.com - Contact - Terms of Service - Earn Royalties - Report abuse - Most commented articles